Hastane Odasi Süsleme Nasıl Yapılır

1 yorum

Başlığı bu iş nasıl yapılır ben öğretiyorum gibi değil de nasıl kendi kendine, herhangi bir organizasyon firmasından yardım almadan yapılır; onu anlatıyorum anlamında yazdım. Onu belirtmek isterim. Zaten hayatımda ilk defa hastane süsleme işine kafa yordum çünkü Nil'in zamanında bu kadar yaygın değildi. Benim de aklıma bile gelmemişti. 

Öncelikle ben de bu işlere kalkışmadan beğendiğim bir organizasyon firmasından fiyat aldım çünkü bu işlerin ederi konusunda hiçbir fikrim yoktu. Fakat öğrenince kendim yapar, çok daha uygun fiyata mal ederim diye düşündüm. Bir yandan da böyle detaylarla uğraşmak hoşuma gittiği için kolları sıvadım.


Genelde biliyorsunuz böyle süslemeler yaparken bir konsept belirleniyor ve ona uygun renkler ve malzemelerle devam ediliyor. Ben öyle bir konsept belirlemedim ama Doğa'mızın ismine uygun olacak şekilde yeşil ağırlıkta olmasını istedim. Canlı renk olarak da pembeden bıktığım için turuncuyu seçtim. 

Masada gördüğünüz gümüş tepsi hariç (o da arkadaşımdan) hepsini kendim aldım. İçine lohusa şerbeti koyduğumuz cam şerbetliği de ne zamandır almayı düşünüyordum çünkü doğum günlerinde lazım oluyordu. Bundan sonra iki kızın doğum günleri için daha fazla lazım olacaktı:) Şerbetliği n11.com'dan aldım. Cam şekerlikleri ve vazoları English Home'dan, Beze koyduğumuz mika kapları (cam değiller ama cam gibi görünüyorlar) Esse'den, kuru pasta koyduğumuz ikili servis tabaklarını Karaca'dan, çiçekleri ise Eminönü'nden aldım. 


Bütün malzemeleri (şerbetlik hariç - onun kendi kutusu var) doğum öncesi son günlerde valize yerleştirmiştim ve hastane çantamla beraber duruyorlardı. Poşet poşet taşımaktansa böyle temiz ve düzenli olduğu gibi taşıması da hem kurarken hem de toplarken kolay oldu. 


Gelen misafirlerimize de hediyelik olarak çam fidanı vermeyi uygun gördük. Hem Doğa kızımızın ismiyle çok uygun olduğunu hem de doğaya fayda sağlayacağımızı düşünüp herkese çam fideleri hediye ettik. Hem zaten o boşuna para verilmiş gereksiz hediyeleri de anlamsız buluyordum ve bir çoğunun çöpe atıldığını bildiğim için en azından fidelerin daha anlamlı olacağını düşündüm. Fideleri nereden temin ederiz diye sorarsanız Google'a "nikah fidanı" ya da "doğum fidanı" diye yazdığınızda karşınıza pek çok firma çıkacaktır. 


Fidelerimizin üzerilerine de böyle kartlar hazırlayıp turuncu kurdeleyle bağladık.



Çikolataları Hacı Şerif'ten aldım. İnternet siteleri çok başarılı ve kargoları inanılmaz hızlı. Siparişi verdiğim ertesi sabah soğutucularla paketlenmiş bir şekilde kapımdaydı. Özel günler için hem lezzeti hem de hizmeti anlamında kesinlikle tavsiye ederim. Çikolataların paketlerine isterseniz istediğiniz isim ile baskı yapıp sizi etiket derdinden de kurtarıyorlar ama ben yine kendim uğraşmayı tercih ettim ve gümüş parlak kağıda sarılı gelen çikolataların üzerine kendi tasarladığım ve baskısını aldığım etiketleri yapıştırdım. 


Son olarak kapı süsümüzden de bahsedeyim. Ben o çok süslü kapı süslerini sevmediğim için bunu da kendim yaptım ve çok sevdim. Çerçeve İkea'dan. İçindeki karton ve üzerindeki üç boyutlu harfleri ise ayrı ayrı bastırdım. Ben kapı süsümüzü böyle tasarlamıştım ama daha güzelini biz hastanedeyken Nil yaptı ve oraya astı. Beni, kucağımda Doğa'yı, kendini ve anneannesini çizdi. Bundan daha güzel kapı süsü olamazdı :)

Nil'in doğumunda hazırladığım bebek şekerleri yazım da burada
Read More »

İkinci Doğum Hikayem

6 yorum

Nereden başlasam, nasıl anlatsam bilemiyorum çünkü anlatılacak hem çok fazla, hem de çok az şey var ama kısaca özetlemek gerekirse uzun bekleyişli, aynı zamanda çok kısa zamanda gerçekleşen bir doğum oldu. 


İkinci hamileliğimin nasıl geçiyor olduğunu şu yazımda 19 haftalıkken yazmıştım. Fakat son haftalar benim için hiç geçmek bilmedi. Neden bilmiyorum (sanırım karnım çok aşağıya inmişti ve taşımakta zorlanmaya başlamıştım) ama Doğa'nın hep "due date" dediğimiz beklenen tarihten 1-2 hafta erken geleceğine inanmıştım. Bırakın erken gelmeyi 40 + 3 yani beklenen tarihten tam 3 gün sonra dünyaya geldi. Özellikle son hafta yaşadığım stres git gide arttı ve moralim yerlerdeydi çünkü ilki gibi normal doğum yapmak istiyordum ama Doğa kilo olarak önde gidiyordu ve belli bir kilo sonrası normal doğum çok zordu. Üstelik habire dönüyor, doğum pozisyonunu bir hafta alıyor (hah oldu artık gelmeye hazır diyoruz) öbür hafta bir bakmışız kafası yukarı çıkmış dönmezse ne yapacağız mecbur sezaryen diyoruz. Tabii ki ilk düşündüğümüz ikimizin de sağlıklı bir şekilde bu süreci sonlandırmamızdı ama bir kadın olarak aynı doğum şeklini ikinci defa (hatta daha rahat bir şekilde) gerçekleştirme isteğim de gayet normaldi. İlki sezaryen olsaydı bunları hiç düşünmeyecektim ama bu durumda tek yapabildiğim dua edip bol bol Doğa'yla konuşmak oldu. 

Ben böyle gelgitler içinde son haftayı geçirirken son doktor kontrolüm 13 Ekim Perşembe - due date'ten bir gün önceydi. Ultrasonda Doğa'nın normal doğum pozisyonunu aldığını görüp çok sevindik ve bir sonraki kontrol için (şayet hafta sonu doğmazsa) 17 Ekim Pazartesi için gün aldık. Pazartesiden sonra da hala gelmezse suni sancı ile doğum planı yaptık. O Cuma ve hafta sonu bekleyişte benim için saatler geçmek bilmedi. Her kasılmayı acaba sancı mı diye karşılayıp "Hadi gel artık Doğacık" diye diye üç günü bitirdim. 


Sanırım kendi gelmeyecek ve mecbur suni sancı alacağım diye düşünüp yatağa yattığım Pazar gecesi sabahı 17 Ekim Pazartesi 06.00 gibi uyandım. Duş almaya hazırlanıyordum ki 6.30 gibi bir anda suyum geldi. Nasıl sevindiğimi anlatamam. Doktorumu aradım; hemen doğumhaneye gelin demesiyle toparlandık. Zaten 1-2 haftadır her ince ayrıntısına kadar hazır olan hastane çantamı yanımıza aldıktan sonra annem ve Nil'i evde bırakıp Mert'le hastane yoluna düştük. Başta hiç sancım yoktu ama arabada her üç dakikada bir şiddeti giderek artan sancılar da gelmeye başlayınca anladım ki doğum yakın ama ilk doğumumu 6 saatte yaptığım için bunun da minimum öğle saatlerinde gerçekleşeceğini düşünüyordum. Öğle saatlerini bırakın 1-2 saat bile sürmedi:)



Beni hastaneye varır varmaz doğum katına aldılar. Orada tek istediğim bir an önce epidural alıp en azından sancılar artmadan minimum ağrı ile doğuma girmekti ki bu konuda doktorumla defalarca konuşmuştuk. İlk doğumumdaki epidural faciasından sonra (yapılmıştı ama bende tutmadı) bunda kesinlikle iyi bir uzman istediğimi bilen doktorumla katateri takacak doktoru bile belirlemiştik. Fakat kendisi geldiğinde "Mümkün değil yapamam. Daha katateri takarken doğum gerçekleşebilir" demesiyle beni hemen doğumhaneye aldılar. Bu sırada sancılar öyle şiddetlendi ki ben "Ne kadar az zaman kalırsa kalsın epidural takın" diye bağırırken doktorumun "Bunun için zaman yok. Bebek gelmek üzere" demesiyle Doğa doğdu. Tek hatırladığım sancıların şiddetiyle "Epidural istiyorum!" diye bağırdığım anlar ve Mert'in çaresizlik içinde beni sakinleştirme çabaları.



O kısa ama hareketli dakikaların sonunda ise nihayet Doğa kucağımdaydı ve biz yine dünyanın en güzel duygusunu yaşarken bulduk kendimizi. Doğar doğmaz hemen sağlıklı mı diye Doğa'nın bütün vücudunu baştan aşağı taradığımı hatırlıyorum. Binlerce şükür ki gayet sağlıklı görünüyordu. Sonrası malum... Hastane odasına çıkış, ilk emzirme, kontroller vs. Zaten ertesi gün ayağa kalkıp normal hayatıma devam edebilir seviyeye gelmiştim bile. Evet normal doğum yorucu, yıpratıcı ve kolay değil ama bir şekilde bitiyor ve hayatınıza kaldığınız yerden hemen devam edebiliyorsunuz. Bir nekahet - yatma süreci yok. Bu yüzden epidurali her iki seferde de çok istemiş ama ikisinde de yaptıramamış olmama rağmen normal doğum için her zaman "iyi ki" diyebiliyorum. Fakat bunu kendi bedenim için söyleyebiliyorum çünkü bunun çocukla ya da annelikle alakalı olduğuna inanmıyorum. Doğum şekli tamamen annenin kendi bedeniyle ilgili karar verdiği bir konu ve benim için dışarıdan müdahaleye son derece kapalı. Bu yüzden günümüzde hiç bitmeyen sezaryen - normal doğum tartışmaları da bana göre çok anlamsız. Herkesin anneliği de doğumu da kendine. 



Sonuç olarak ben doğum defterini burada kapatıyorum:) İki çocuğumuza da Allah sağlık versin. Gerçekten yürekten çocuk isteyen herkes de dilerim evlat sahibi olsun. 


İlk doğum hikayemi okumayanlar varsa o da BURADA
Read More »

Hamilelikte Kullandığım Ürünler

0 yorum

Aslında bu yazıya ikinci hamilelikte kullandığım ürünler diye başlık atsam sanıyorum daha anlamlı olurdu çünkü ilk hamilelikle ikinci hamilelik arasında kullanılan ürünlerde bile inanılmaz farklar var. Diyeceksiniz ki ilki, ikincisi var mı? Neticede hepsi hamilelik. Aslında tam olarak öyle değil çünkü daha bilinçli ve tecrübeli olmak ikinci hamilelikteki en büyük fark. Örneğin beş sene önce Nil'e hamileyken çatlakları önlemek başlıklı şu yazıyı yazmışım. Hatırlıyorum da düzenli olarak kullandığım o Mustela ürünlerini hiç aksatmamıştım ve hiç çatlak olmadan bitirdiğim hamileliğimi o kremlere bağlamıştım. Halbuki hiç ilgisi yokmuş çünkü çatlak tamamen genetik ve cilt yapısıyla alakalı bir durummuş. 


Bu kanıya nereden vardın derseniz bu hamileliğimde düzenli bir krem kullanmadan, hatta sadece (her zamanki ritüelim olan) duştan sonra bebe yağı kullanımı dışında bir şey yapmadan 8. ayın ortalarına kadar geldim ve hiç bir çatlağım olmadığını söyleyebilirim. Bence bu konudaki en önemli unsur cilt tipiniz. Benim karmadan yağlıya dönük bir cildim var ve sanırım cildim neme ihtiyaç duymadığı için çatlamadı. Kuru bir cildiniz varsa düzenli krem kullanmaya ihtiyacınız olabilir ama yine de benim ilk hamileliğimde yaptığım gibi illa çatlak kremi olarak piyasada satılan ürünleri almanıza gerek yok çünkü ana unsur vücudu iyi nemlendirmek. Bunu iyi bir kuru yağ ya da bebe yağıyla da yapabilirsiniz. 


Peki hamile kaldığımı öğrendiğimde kullandığım cilt ürünlerini hiç mi değiştirmedim? Doğrusunu söylemek gerekirse çoğunu değiştirmedim. Örneğin makyajımı organik ürünlerle yapmıyorum. Sadece eskiden olduğu gibi bilinen, iyi markalardan aldığım ürünleri kullanmaya devam ediyorum. Şampuan, yüz temizleme jeli vs. kullandığım ürünler de aynı. Fakat beni hamile kalmadan da rahatsız eden ve zararlı olduğunu bilerek kullandığım tek ürünü hemen değiştirdim. O da koltuk altı roll-onuydu. Daha önce güzellik marketlerinde satılan şeffaf, güzel kokulu bir roll-onu zararlarını bilmeme rağmen kullanıyordum. Roll-onların pek çoğunda ter kokusunu önlemek için alüminyum var ve bu madde ciddi anlamda zararlı çünkü ter bezlerini tıkayıp içeri hapsolan alüminyum meme kanserine sebebiyet verebiliyor. Emzirme dönemini de düşünürsek hamile veya emziren bir kadının kullanması gereken son ürün diyebiliriz. Aslında kimsenin kullanmaması gereken bu roll-onlara alternatif araştırırken içime en çok sinen marka Schmidt's oldu çünkü ürünlerinin hepsi organik ve aynı zamanda vegan. Organik ürün satan bir web sitesinden hemen sipariş verdim ve hamileliğimin neredeyse başından beri kullanıyorum. Bu ürünün birkaç değişik kokulu olanı var ama ben lavantayı çok sevdiğim için lavanta - ada çayı kokulu olanını tercih ettim. Siz birkaç çeşidi daha var, onlardan da tercih edebilirsiniz. 


Hamileliğim boyunca özel olarak dikkat ettiğim bir diğer konu ise güneşten korunma oldu. Normalde de kullandığım Bioderma Hydrabio 30 spf faktör kremimi hiç ama hiç aksatmadan uyguladım. Makyaj yaptığımda makyaj altı bazım oldu. Makyaj yapmadığımda ise bu kremi sürmeden dışarı çıkmadım. Bunun nedeni tabii ki hamilelikte cildin leke yapmaya çok müsait olması ve gittiğim dermatologun önerisiydi. Sonuç olarak leke problemi yaşamadan bu süreci bitiriyorum. Eğer hamileyseniz ya da hamile kalmayı düşünüyorsanız bu detayı atlamamanızı tavsiye ederim çünkü sürekli aynaya baktığınızda karşılaşacağınız lekeler canınızı sıkabilir. Bunu önlemek ise çok zor değil. 

Sonuç olarak şu an 35. haftamdayım yani son 5 haftaya (Doğa hanım daha erken gelmezse) girdik ve kullandığım ürünler bu şekilde. Ben bu ürünleri doğum sonrasında da aynen kullanmaya devam edeceğim. Özellikle roll-on konusunu hamile olun ya da olmayın dikkate almanızı tavsiye ediyorum. Bazen benim yaptığım gibi "bir şey olmaz" diye kullandığımız ürünler sağlığımızı tehlikeye atabilir. En azından bu ürünleri minimuma indirmekte yarar var. 
Read More »

Çamaşır Kurutma Makinesi Tavsiyem ve Nedenleri

10 yorum

Çamaşır asmak ve kurumasını beklemek, kuruduktan sonra toplamak, renkli - beyaz - açık renkli şeklinde ayırmak derken yaklaşık üç ay önce isyan bayrağını çektim. Hemen tüm kadınlar bilir ki bunların hepsi bir mesai ister ve çalıştığım için o yorgunlukla bunları yapmak özellikle son zamanlarda işkenceye dönüşür oldu ve eve bir çamaşır kurutma makinesi almak şarttı. Aslında bizim çok önceleri bu konuyla ilgili birkaç girişimimiz olmuştu ama o zaman olumsuz çok yorum vardı ve bu alandaki teknoloji şimdiki kadar gelişmiş değildi. Mesela A sınıfı bir kurutma makinesi yoktu. Hepsi B'den başlıyordu.


En son artık hamileliğimle birlikte girdiğim yoğun iş temposuyla beraber yıkanacak ve asılacak çamaşırlar dağ gibi birikmeye başlayınca benim söylenmelerim artık ciddi bir boyuta geldi ve Mert'le sıkı bir arayışa girdik. İlk sorumuz herkes gibi "Çamaşır makinemizi değiştirip yerine kurutmalı çamaşır makinesi mi almalıyız? Yoksa makinemizi değiştirmeyip bir de ayrıca çamaşır kurutma makinesi mi almalıyız?" oldu. Daha sonra banyomuzda ayrı bir makineyi koyacak yerimiz olmadığı için kurutmalı çamaşır makinesi almaya karar verdik ve marka seçimi için araştırmalara başladık.


Tabii ki sosyal medya bu iş için en iyi yer diye düşünerek Instagram hesabımdan yardım istedim ve konuyla ilgili pek çok tavsiye aldım. Bu tavsiyeler ve kullanan yorumları benim çok işime yaradı ve böylece birkaç markayı direkt eledik. Instagram hesabımda yazdığım gibi çamaşır makinem evlendiğimiz yıl aldığımız Bosch marka idi. Diğer beyaz eşyalarımı da hep aynı marka almıştık ve 7 senelik evliliğimizde hiç problem yaşamadık. Bu yüzden markaya karşı hep bir sadakatim olmuştur. . Biz tabii ki bu nedenlerle ilk olarak Bosch marka kurutmalı çamaşır makinelerine baktık ama hiç tavsiye edilmediği gibi piyasanın üç katı gibi fiyatlar çıkarmışlardı. O yüzden elemek zorunda kaldık.


İlk olarak pek çok kişinin önerdiği Hoover ve Electrolux markalarını gezdik. Fakat ya ellerinde makine yoktu ya da son derece bilgisiz satış görevlilerinin ilgisizliği ve iş bilmezlikleriyle karşılaştık. Sonradan bunu "Herşeyde bir hayır var" a yorduk tabii ki :) En sonunda dedik ki biz yine de bir Bosch bayisine gidip görüşelim. İyi ki de gitmişiz. Aklımızdaki bütün soru işaretlerini kaldırdığımız gibi fikrimizi de 180 derece değiştirip ayrı bir kurutma makinesi almaya karar verdik. Hani yeriniz yoktu diyeceksiniz, evet yok ama kurutma makinesi sadece elektrikle çalışan, herhangi bir su doldurma boşaltma mekanizması olmayan bir alet ve evinizin herhangi bir noktasına kurabilirsiniz. Elektrik fişinin takılması yeterli. Zaten sadece kurutma makinesi olacağı için o bahsettiğim üç katı fiyatlar da yoktu. Gayet makul bir fiyata aldık. Böylece çok sevdiğim 8 kilo yıkama kapasiteli çamaşır makinemi de değiştirmemiş oldum. Yer olarak da yatılı misafir odası ve kütüphane olarak kullandığımız odamızı seçtik. Köşede tam makineye uygun bir yerimiz bile vardı.


Bizim aldığımız makinenin modeli WTW83460TR diye geçiyor ve 8kg kurutma kapasiteli. Benim için en güzel tarafı 8 kg kapasiteli çamaşır makinemden çıkardığım ıslak çamaşırları elemek zorunda kalmadan direkt kurutma makinesine atmak oldu. Biraz araştırdığınızda göreceksiniz ki yıkamalı kurutma makinelerinde yıkama ve kurutma kapasiteleri birbirinden farklı. Örneğin 8 kg'lık yıkama kapasitesi olan makine 4kg kurutuyor ve içinden elemek zorunda kalıyorsunuz. 


Gelelim kullanım sonrası yorumlarıma... Kurutma makinemizi alalı üç ay oldu ve resmen kendisiyle aşk yaşıyoruz:) Evde en sevdiğim alet kendisi çünkü hayatımda inanılmaz bir değişim yaşattı:) Günlerce yıka as, kurumasını bekle derdinden bizi kurtardı. Şöyle ki haftada bir gelen yardımcı ablamız var. Kendisi temizlik ve ütü işlerini yapıyor. O gelmeden bir önceki gün içinde tüm çamaşırları yıkayıp kurutmuş oluyorum. Benim çamaşır makinemin yıkama süresi programına göre 1-2 saat arasında değişiyor. Kurutma makinem de ortalama aynı süre içinde kurutuyor. Hal böyle olunca bir taraftan yıkanırken diğer tarafta kurutabiliyorum ve haftalık biriken 3-4 makine çamaşır aynı gün içinde bitip ütüye hazır hale geliyor. 

Zamandan tasarrufum ve asma işiyle uğraşma zahmetinden kurtulmamın haricinde evde ciddi anlamda bir toz azalışı da söz konusu. Her çamaşırı çırparak serme sonucunda etrafa saçılan tozların hiç de yadsınamayacağını söylemem gerek. Öyle ki her çamaşır sonrasında toz toplama bölümünde bir yumak toz birikiyor ve onları topluca çöpe atabiliyorum. 

Herşeyi kurutma makinesine atıyor musun derseniz ben şimdiye kadar herhangi bir küçülme vakasıyla karşılaşmadım ki herkes bu konuda beni uyarmıştı. Fakat yine de çok hassas bluzlarımı ve Mert'in gömleklerini atmıyorum. Onları da 1-2 dakika içinde kurutma askısına sermek çok zaman almıyor. Ben asıl Nil'in minik çorap ve çamaşırlarına eklenecek ikinci miniğin çamaşırlarını tek tek asmaktan kurtuldum ona seviniyorum. Yoksa o minik minik çamaşırları asmakla ömrüm geçecekti:) 

Kısacası eğer bizim gibi üç kişilik ailede ordu gibi çamaşır biriktirme kapasitesine sahipseniz (!) ve çamaşır asıp toplamaktan bıktıysanız hiç düşünmeden gidin bir kurutma makinesi alın derim. 

Edit: Çamaşır makinesinden daha az ses çıkarıyor ama evet bir sesi var. Öyle "silent technology" dediklerinden değil. Sanırım o teknoloji için de biraz beklemek lazım. A ++ olduğu için faturamızda hiçbir değişiklik olmadı. Son olarak odayı da ısıtmıyor. Sadece kurulumu yapan görevli kapı ya da pencere açık olsun oda kapalı kalmasın demişti. Kapımız hep açık zaten. Odada kalan biri varsa o yatarken çalıştırmam sanırım.

Yukarıda yazdıklarım tamamen kendi deneyimlerimin bir parçası. Bosch ile de müşteri ilişkisi dışında bir alakam yok. Bunu da belirteyim aklınızda soru işareti kalmasın :)
Read More »

İkinci Hamilelik Nasıl Geçiyor

4 yorum

Bu yazıyı hamileliğimin 23. haftasında hastanede üç tüp kan alımı üstüne şeker yüklemesi yapıldıktan sonra lobide beklerken yazıyorum. Tam üç saat hastane sınırlarına çıkmamam gerekince "Madem bu kadar boş zamanım var; ben de yazmak için biriken yazılarımdan birine el atayım." diye düşünerek bilgisayarımı yanıma aldım ve çok da zaman geçmeden (hamileliğin yarısını geçtim - daha ne kadar gecikmeyeceksem :) ) 'İkinci hamilelik nasıl bir şey?', 'Neler değişti?' yazımla bu araya bir son vermek istedim. 


Sanırım benim kaderimde hiç bir zaman yatarak, dinlenerek geçirilen bir hamilelik olmayacakmış ki her ikisi de inanılmaz yoğun ve bir o kadar da yıpratıcı süreçlerden geçerek ilerledi. Daha önceki yazılarımdan takip edenler bilirler: İlk hamileliğim tez yazarak son derece sıkıntılı geçmişti. Temmuz gibi jüri karşısına geçip tamamladıktan sadece bir buçuk ay sonra ise Nil doğmuştu, yani sadece o bir buçuk aylık süreçte rahat bir dönem geçirmiştim. O da zaten bebek hazırlıkları ile geçmişti. Bu hamileliğimde ise kendi üniversitemde çalışırken part time özel üniversitede ders verme teklifini kabul ettikten üç hafta sonra öğrendiğim hamileliğimle kendimi büyük bir koşuşturmaca ve yorgunlukla geçen günler içinde buldum. 6. hafta ile 20. hafta arasında geçen 14 hafta (tam 3.5 ay) benim için kabus gibiydi. İnanılmaz mide bulantılarım vardı ve sorumluluklarımı yerine getirmek zorundaydım. Ben mizaç olarak çabuk pes etmeyi ve insanları hayatının akışına göre yönlendirmeyi sevmeyen biriyim. Böyle insanlardan da hiç hoşlanmam. Evde eşiyle yaşadığı problem yüzünden tüm gün çalışma arkadaşlarına surat yapan insanlar kadar eleştirdiğim ve yanlış bulduğum bir şey daha yok. Kimse kimsenin özel hayatında yaşadıkları yüzünden birbirini çekmek zorunda değil. Ben de hamilelikle ilgili yaşadığım sıkıntıları bu dönemde olabildiği kadar kimseye yansıtmamaya çalıştım ve derslerimi elimden geldiği kadar düzenli götürmeye gayret ettim. Doktorumun sana iki haftalık rapor yazacağım dediği son noktada bile istemedim ve alnımın akıyla çok şükür ki bu süreci tamamladım. Fakat çok yıpratıcıydı ve kimseye yansıtmadım derken Mert'i kastetmedim. Tüm sıkıntılarımı çekti, mide bulantılarım yüzünden giremediğim mutfakta yemek de yaptı. Tüm hayıflanmalarımı da dinledi. Sevgili eşime teşekkürüm ayrı ama iyi günde kötü günde dedikleri bu olsa gerek. İyi ki vardı ki onun sayesinde bir nebze daha kolaylaştı hayatım. 


Aynı anneden farklı çocuklar nasıl oluyorsa her hamilelik de birbirinden farklı ilerlermiş. Nil'de de mide bulantılarım olmuştu ama bu bambaşka geçti ve sabah öğle akşam sırf bulantılarımı bastırsın diye kuru tost yedim. Bu da bana bir hayli kilo aldırdı aslında. 23. haftamda 10. kilomu almış bulunmaktayım. Nil'de toplam 20 kilo ile hamileliğimi bitirmiştim ve bu kiloları aşırı tatlı yememe bağlamıştım. Bu hamileliğimde ise neredeyse hiç tatlı yemiyorum (canım hiç istemiyor) ama o tostlar bir şekilde kilo olarak bende kaldı. Bakalım bu hamilelik kaç kilo ile bitecek? 


Hamilelik kilolarını dert ediyor musun diye sorarsanız ilkinde çok endişeli olduğumu ama bu hamileliğimde hiç umursamadığımı söyleyebilirim. İlkinde endişeliydim çünkü verememe olasılığım vardı ve bu ilk tecrübemdi. Fakat gördüm ki doğru beslenmeyi öğrenince bu kilolar kalıcı değil ve hızla vücudunuzu terk ediyor. Tabii bu süreçte oturup tatlılar, hamur işleri yerseniz bu pek de mümkün olmaz. Doğru beslenmeyi de Nil 6 aylıkken gittiğim diyetisyenim ile öğrendim. Artık ne yiyip ne yememem gerektiğini çok iyi biliyorum ve şu an yaptığım tek şey 'çok yedim karnım çıktı' derdi olmadan dilediğim gibi yiyip içmek:) Bir daha bu fırsatı yakalayamayacağım neticede:) 


Ve gelelim Nil'e... O bu süreci çok mutlu geçiriyor çünkü bir ara sürekli "Anne benim de kardeşim olsun; evde oyun oynayalım; ben onu çok severim" gibi cümlelerle okuldan geliyordu ve hayalleri gerçek oldu. Kardeşinin cinsiyetini öğrenmeden önce ise erkek olma olasılığını sürekli reddediyor, "Erkek olursa geri göndeririz!" gibi tuhaf ve komik cümleler sarf ediyordu. Biz "Olur mu? O senin kardeşin, onu da çok seversin" diyerek tüm dil dökmelerimize rağmen bu olasılığı reddediyor; "Hayır, benim kız kardeşim olacak." deyip duruyordu. O kadar çok söyledi ki bir şeyi 40 kere söylersen olurmuş misali cinsiyetini öğrendiğimizde onun için bir ayrı sevindik. Bebeğin cinsiyeti tabii ki bizim için de önemli değildi. Önemli olan sağlıklı olmasıydı ama içimizde bir yerlerde biz de hep kız olsun istiyorduk ki bunu en yakınlarımız iyi biliyorlardı. Hep iki kız olurlarsa birbirleri ile hayat boyu arkadaş, birbirlerine yoldaş olurlar diye içimizden geçirdik yalan yok. Umarım birbirilerini çok severler ve her daim birbirlerine destek olurlar. Peki Nil'deki bu sevinçli ve heyecanlı süreç kardeşi doğduktan sonra da devam edecek mi derseniz o konuda ne desem yalan olur çünkü bu konuda herhangi bir tecrübem yok. Fakat ben yine de gönlümü ferah tutup pozitif bakmayı tercih ediyorum ve bu sürecin doğrudan bizimle alakalı olduğuna inanıyorum. Umarım bu sınavları da en güzel şekilde atlatırız...

Read More »

Zootropolis Galası ve Yorumlarım

0 yorum

Cumartesi günü Disney'in yeni filmi İngilizce adıyla "Zootopia" Türkçe adıyla "Zootropolis"in galasına davetliydik. Disney filmlerini hep çok sevmişimdir. Bir de animasyon olunca hemen planlarımız arasına dahil ettik. 


Nil'i üç yaşından beri çok sık olmasa da sinemaya götürebiliyorum ve o da benim gibi film izlemeye bayılıyor. Patlamış mısır alıp film izlemek bizde şimdiden bir ritüel haline geldi. Bazen evde de mısır patlatıp bu ritüeli devam ettiriyoruz ama bence en önemlisi hiç sıkılmadan izleyebilmesi. "Ben sıkıldım" ya da "başka bir şey yapalım mı" dediğini hatırlamıyorum mesela. Sonuna kadar tüm animasyon ve çizgi filmleri izliyor. Ben zaten biraz da kendi kontrolümde olması için küçüklüğünden beri izlediği - izleyeceği çizgi filmleri kendim de izliyorum. Belki beraber izlediğimiz için belki de TV bizde sınırlı olduğu için bu tip filmleri izlemeyi bir ayrı seviyor.

Galada filmi beklerken... Sude ve Ada ablalarına çok teşekkür ederiz. Sayelerinde çok güzel zaman geçirdi. Annelerinin dopdolu blogu da burada: www.latigul.com


Ve filmi beklerken herkesin elinde telefon ve kameralarla beklediği an geldi: Filmin ana karakterlerinden tilki Nick'i seslendiren Cem Yılmaz da oradaydı ve salona gelir gelmez etrafı bir anda selfie yapmak isteyenlerle çevrildi. Bizim o kalabalığa girmemiz hem mümkün olmadı hem de ben açıkçası çok istemedim. Nil için çok bir şey ifade etmiyordu. Fakat bir önceki Disney filmlerinden biri olan Frozen'da Elsa kostümlü kızla fotoğraf çekinmek için kuyruğa girdiğimizi de belirtmeden geçemeyeceğim:) 


Karnımdaki beş aylık miniğin de ilk filmlerinden biri olarak tarihe geçebilir. 

,,

Ve patlamış mısırlarla film izlemeye hazırız...


Gelelim filmle ilgili yorumlarıma... Öncelikle film 10 Haziran 2016 tarihinde gösterime girecek. Ben normalde animasyonları orijinal seslendirmeleriyle izlemeyi daha çok sevmeme rağmen Zootropolis dublajının şahane olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Cem Yılmaz Nick karakterini harika seslendirmiş ama diğer karakterlerin seslendirmeleri de kesinlikle çok başarılıydı. Gönül rahatlığıyla Türkçe dublajlı olanına gidebilirsiniz. Eklemek istediğim bir diğer detay ise bu filme ailecek gidebileceğiniz çünkü sadece çocuklara değil büyüklere de hitap ediyor ve iki profili de çok güzel yakalıyor. Biz de en az Nil kadar eğlendik. İzlemek isteyenler için konusu hakkında detay vermek istemiyorum ama benim Inside Out'tan (Ters Yüz) sonra en sevdiğim animasyon oldu. Eminim siz de çok seversiniz. Bir hafta sonunuzu ailecek bu filme ayırmayı unutmayın derim. 


Bu da farklı açıdan "ailemiz büyürken Zootropolis galası pozumuz" :)

Şimdiden iyi seyirler...
Read More »

KÖY Zekeriyaköy'de Bir Gün

0 yorum

Geçtiğimiz Cumartesi, Anneler Günü öncesi Zekeriyaköy KÖY'de kahvaltıyla başlayan ve gün ortasına kadar keyifle devam eden bir etkinliğe davetliydik. Bir etkinlikte bizim anne baba olarak keyif almamız büyük ölçüde Nil'in eğlenmesiyle doğru orantılı olduğu için oradan çok mutlu ayrıldığımızı söyleyebilirim. Mutlu ayrılma kısmına nasıl geldiğimizi ise detaylı bir şekilde aşağıda okuyabilirsiniz.



İlk olarak konsepte uygun bir şekilde doğal ürünlerle kahvaltımızı yaptıktan sonra Nil hemen çocuklar için harika detaylarla hazırlanmış çocuk atölyesine gitmek istedi. Önce ahşap kuş kafeslerini istedikleri renklerle boyadılar, daha sonra da üzerilerine istedikleri etiketleri yapıştırdılar. 


Bu etkinlik bir hayli zaman aldı ve Nil kendisiyle ilgilenen ablalarla atölyede zaman geçirirken biz de keyifle kahvelerimizi içtik. Aslında bu tip atölye çalışmalarını hem el göz koordinasyonu, hem de yaratıcılık gerektirdiği için biz ailecek çok seviyoruz. Hatta bazen bu tip atölye çalışmaları için çeşitli mekanlara gittiğimiz de oluyor. Hem çocuklar eğleniyor, hem de biz ebeveynler çocuklarımızın bir şeyler öğrenip kendilerine yeni gelişim alanları kattıkları için mutlu oluyoruz. Bu nedenle doğada koşup oynamanın yanı sıra bu tip bir atölye çalışmasının da olması günü hepimiz için daha da keyifli hale getirdi.


Kuş kafesi bittikten sonra T-Shirt boyamaya geçtiler. Yine boyanmaya hazır bir T-Shirt'ü kendi istedikleri gibi boyadılar.


Biz Nil'i bazen yanına giderek, bazense üst kattan el sallayarak takip ettik. O da bizim orada olduğumuzu bildiği için kontrol etmeye bile gelmedi:) Çocuk atölyelerinin aileden uzak bir yerde yapılmasını hiç bir zaman anlamam ve gereksiz bulurum. Bu atölyede ise hem bize son derece yakınlardı, hem de ayrı bir bölümde yer alarak rahatça hareket edebildiler.


Atölye çalışmaları biter bitmez çocuklar yavaş yavaş kendilerini onlar için hazırlanmış oyun alanına attılar. Aslında sadece çimler üzerinde koşturmaları bile yetti ama bir de oyun aletleri olunca daha da bir eğlendiler. Bazen hazır parkurlardansa çocukların tamamen yaratıcılığına bırakılmış oyun aletlerini ben daha anlamlı ve faydalı buluyorum. Örneğin, altı kumla dolu (sert zemine düşmemeleri için) yuvarlak tırmanma parkuru Nil’in de bizim de çok hoşumuza gitti çünkü her çocuk kendi yaratıcılığını sergiledi ve nasıl oynamak istiyorsa öyle oynadı. Kimi sallandı, kimi tırmandı, kimi içinden dışına tırmandı… Bir yere oturup ekrana bakmaları ile vücutlarını da oyuna dahil edip bedensel faaliyetlerde bulunmaları arasında öyle büyük farklar var ki! Gözlerindeki mutluluk anlaşılmayacak gibi değil. Biz normal zamanlarda da parka götürüp enerjisini atmasını sağlamaya çalışıyoruz zaten ve bunun mutlaka yapılması gerektiğini düşünüyorum.


Böyle keyifli bir günün olmazsa olmazı elbette dondurmaydı ve o da şakacı dondurmacı amca ile birlikte unutulmamıştı. Nil dondurma elinden kaçtıkça kahkaha krizlerine girdi ve yakalayana kadar epey çaba sarf etti ve sonunda yakalamayı başardı. 


Bitmeyen aktivitelerin üstüne sırayla tek tek tüm çocuklar dahil oldular ve animatörle beraber dans ettiler, oyunlar oynadılar, hopladılar, zıpladılar... Kısacası doğa içinde özgürce hareket ettiler. 


Günün sürprizlerinden biri ise Mustafa Sandal'dı. Bazen arabada "Ben Olsaydım" şarkısını duyunca  keyifle dinlediği Mustafa Sandal'ı Nil pek tanımıyordu ama o şarkıyı söyleyenin kendisi olduğunu söylediğimde poz vermeyi kabul etti. Yoksa eminim bu kadar kolay yanında durmazdı:)



Aktiviteler devam ederken yorulunca çimlere uzandık ve diğer aktiviteleri izledik ki bu bile çok keyifliydi. Şehir hayatında maalesef yeşilden çok griyi görmeye alışkın olduğumuz için çimenlerin üzerinde özgürce uzanmak bile terapi gibi geliyor insana.




Ve son olarak hızlanarak devam eden müzik ile dans etme aktivitesinde yer aldık. Bu aktivitede çocuklar anneleri ya da babalarıyla dans edecekti. Bu eğlence kaçmaz diyerek kendimizi ortaya attık iyi ki de atmışız çünkü çocuklar kadar biz anne babalar da eğlendik. 


Aktivite sonrası ödül ise çocukların dondurmadan sonra en sevdiği şeylerden biri olan balondu. Bir de istedikleri şeklin yapılacağını öğrenince havalara uçtular. 


Tabii ki bizim minik kelebek olmak istedi. Hem de pembe:)


Anneler günü öncesi KÖY Zekeriyaköy'de doğa ile iç içe, İstanbul'un karmaşasından uzak, temiz hava alıp bolca eğlendiğimiz bir gün oldu. Eğer KÖY Zekeriyaköy hakkında siz de daha detaylı bilgi almak isterseniz aşağıdaki link ve sosyal medya hesaplarından kendilerine ulaşabilirsiniz.

Read More »